Yazar arşivleri: alpaysevim

alpaysevim hakkında

Otomobil ve ekonomi konusunda her yerde bulamayacağınız analizler yazıyorum.

Otomobilde kredi ve ÖTV’ye cari açık ayarı

6 Ocak 2014 / ALPAY SEVİM

Bakanlar Kurulu, yeni yıl için sıfır kilometre otomobillerde uygulanan Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) oranları ile maktu vergi tutarlarında değişiklik yaptı.

Yeni düzenlemeye göre, binek otomobil alımında ödenen ÖTV’de artışa gidildi. Motor silindir hacmi 1600 cm3ü geçmeyenler için uygulanan yüzde 40 vergi oranı yüzde 45’e, motor silindir hacmi 1600-2000 cm3 arasında uygulanan yüzde 80 vergi oranı yüzde 90’a, 2000 cm3ü geçenler içinse yüzde 130’dan yüzde 145’e yükseldi. Böylece 2013 yılında anahtar teslim fiyatı 50 bin TL olan bir otomobil artık 51 bin 785 lira olacak.

Hükümetin 2014 yılında tüketimde frene basma hazırlıkları netleşiyor. BDDK tarafından aralık başında taslak olarak hazırlanan kredi kartı, taşıt ve konut kredilerine yönelik düzenlemeler Resmî Gazete’de yayımlanarak, yürürlüğe girdi. Böylece otomobil alımlarında kredi ve vade sınırlamaları şubat ayında başlıyor. Düzenlemeye göre, otomobil alımında kullanılacak kredilerde, nihai fatura tutarı 50 bin lira ve altındaki araçlar için kredi miktarı yüzde 70’i aşamayacak. 50 bin lirayı aşan araçlarda fazla 50 bin üzerindeki miktar için kredi oranı yüzde 50 olarak düzenlendi. Böylece 50 bin liralık bir otomobil alacak olanlar en fazla 37.500 TL kredi kullanabilecek. Bu sınırlama ve düzenlemeler ikinci el otomobil kredilerini de kapsıyor.

Kararların ardından tepkiler de hemen kendini gösterdi. ODD (Otomobil Distribütörleri Derneği) Başkanı Mustafa Bayraktar şu değerlendirmeyi yaptı: “Gerek dövizdeki hızlı yükseliş,  gerekse BDDK’nın otomobil kredilerine getirdiği sınırlamaların, 2014’te sektörümüzü olumsuz etkileyeceğini öngörüyorduk. Ülkemizde otomobil satışında alınan vergilerin yüksekliği kamu da dâhil olmak üzere bütün kesimler tarafından kabul gören bir konudur.

Geçen günlerde kamuoyuna açıkladığımız raporda, 43 bin TL’lik bir otomobil için 5 sene içinde bir araç fiyatı kadar vergi ödendiğine dikkat çekmiştik. Nüfus yaş ortalaması 29 olan Türkiye ortalama 16 yaşındaki hurda araçlara biniyor. Otomotiv sektörünün gelişmesi için hurda araçların trafikten çekilmesi gerektiğini sürekli ifade ediyoruz. Bizler, sektörümüzün gelişmesi için yapılması gerekenleri anlatırken, Otomotiv Sektörü Strateji Belgesi çerçevesinde sektörün yaşlı araç parkı, yüksek vergi oranı gibi birçok problemine çözüm beklerken, öngörmediğimiz bir şekilde ÖTV oranlarının artırılmış olması bizim için çok şaşırtıcı oldu.”

Toyota Türkiye Pazarlama ve Satış AŞ CEO’su Ali Haydar Bozkurt’un tepkisi de şöyle oldu: “Kararın 2014 satış adetlerini 500-600 binlere gerileteceğini öngörüyorum. Sektör için kritik sınır olan 700-800 bin altı adetlere düşülmesi durumunda giderlerin karşılanmasında sıkıntı yaşanabilir. Kendi sektörümüz ve bağlantılı sektörler ile birlikte tüm markaların, satışların gidişatına göre bir dizi önlemler alması gerekebilir. Kurlardaki yükselişin yanında, ÖTV artışı ve BDDK’nın otomobil kredilerine getirdiği düzenlemeyi cari açığın azaltılması ve tasarrufun artmasına yönelik bir uygulama olarak görüyorum. Ancak bu durum istihdamı da olumsuz etkileyebilir.”

ÖTV artışı fiyatları ne kadar etkiler?

Bizim hesaplamamıza göre artış yüzde 3,5 civarında oldu. Fakat hazirandan bu yana avrodaki artışın da fiyatlara tam yansıtılamadığı biliniyor. 2014 modellerle birlikte artışların fiyatlara mecburen yansıtılması gerekiyor. Hiçbir firmanın yüzde 15’i bulan bu artışı fiyatlarına yansıtmama lüksü ve gücü yok.

Bu arada 2014 model otomobil fiyatlarında yılın ilk üç ayında yüzde 15’e varan artışlar yaşanacak olması pazar tahminlerini de değiştirecek. Yüzde 15 artış beklentisi, kredi sınırlamaları ve faiz oranlarındaki yükselme ile birleşince tüketicinin sıfır otomobil alma ihtimali düşecek. Bunun yerine eski aracını kullanmaya devam edecek veya ikinci el araçlara yönelecek. Zammın sürecini ise markaların elindeki stok miktarı belirleyecek.

2013’ün en çok satan modelleri

30 Aralık 2013 / ALPAY SEVİM
2013 yılının bitmesiyle en çok satılan otomobil modelleri de belli oldu. 2008’de yaşanan küresel ekonomik kriz öncesi dev kamyonetler çok satanlar listesinde üst sıralardaydı.

Son yıllarda ise listede küçük ve yakıt tasarruflu otomobiller üst sıralarda.

Toyota, Ford ve Volkswagen’in ikişer modelle yer aldığı listede lider yine Ford Focus oldu.

  1. Ford Focus (1 milyon 100 bin)
  2. Toyota Corolla (1 milyon)
  3. Volkswagen Jetta (905 bin)
  4. Hyundai Elantra (866 bin)
  5. Chevrolet Cruze (729 bin)
  6. Toyota Camry (728 bin)
  7. Volkswagen Golf (720 bin)
  8. Ford Fiesta (705 bin)
  9. Honda CRV (697 bin)
  10. Volkswagen Polo (686 bin)

1 milyar avroluk yatırımı kaçırdık

30 Aralık 2013 / ALPAY SEVİM
Eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağla-yan’ın “Hem Türkiye’de bir numara olacaksın hem de yatırım yapmayacaksın. Neden yatırım yapmıyorsunuz? Bizi tedbir almaya mecbur etmesinler!” restinden sonra VW’nin Türkiye’de yatırım yapabileceği konuşuluyordu; ancak dev bir yatırımı daha elimizden kaçırdık.

Türkiye’nin uzun süredir yatırıma ikna etmek için uğraştığı Alman Volkswagen ülkemizi pas geçip yatırımı Polonya’ya yaptı.

Reuters’in haberine göre VW, yenilenecek ticari araç modeli Crafter’ın üretimi için Polonya’yı seçti. 2017’den itibaren üretilmesi beklenen yeni Crafter fabrikası için 1 milyar avroluk yatırım yapılacak ve tesiste yılda 100 bin Crafter 3 bin kişilik istihdamla üretilecek. Volkswagen Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su Martin Winterkorn’un kararı kısa süre içinde açıklaması bekleniyor. Polonya Başbakan Yardımcı Janusz Piechocinski de, önceki hafta önemli bir otomotiv üreticisinin Polonya’ya ilişkin planlarını bu ay içinde açıklayacağını belirtmiş ancak ayrıntı vermekten kaçınmıştı. VW’nin yatırımda Polonya’yı seçmesinde düşük işçilik ücretleri etkili oldu. Polonya’da işçilerin saat ücreti 6,65 avro iken, Almanya’da bu rakam 37 avro. Markanın diğer ticari araç modelleri olan Caddy ve Transporter da Polonya’nın Poznan şehrinde üretiliyor.

Cenevre Otomobil Fuarı’nda VW’nin Yönetim Kurulu Üyesi Christian Klingler, Çağlayan ve VW markalarının Türkiye Distribütörü Doğuş Otomotiv’in patronu Ferit Şahenk ile görüşerek, yatırımla ilgili fizibilite çalışması yapacaklarının sözünü vermiş ve son müjde Çağlayan’dan gelmişti. Çağlayan, Volkswagen’in üreteceği yeni araç için Türkiye’yi düşündüğünü belirterek, “Polonya ile Türkiye arasında karar vermeye çalışıyorlar. Birileri engel koymaya çalışıyor. Ama tartışmasız öndeyiz.” açıklamasını yapmıştı.

Dünya otomotiv devlerinin yeni planları

30 Aralık 2013 / ALPAY SEVİM
Otomotiv endüstrisi, dünyada hızlı gelişimin ve yeni trendlerin en önemli adreslerinden biri. Dünyada her gün yeni bir modelin tanıtıldığı bu sektördeki dev firmaların yeni stratejileri neler?

Otomotiv endüstrisi araştırma şirketlerinden Marklines, Avrupa otomobil pazarındaki birçok şirketin gelecekteki planlarını açıkladı. Marklines’ın çalışmasında yer alan otomotiv şirketleri ve planları şöyle:

Audi: Q7’nin yeni nesli 2014 yılında, Q5 modeli 2016’da ve Q3 modeli 2018’de yenilenecek. Q7’nin sportif versiyonu olması planlanan Q8’in 2015’te gelmesi beklenirken Audi bu planlarıyla ilgili henüz detaylı bilgi yayımlamadı.

BMW: Crossover segmentinde X4, X2, X7 ile atağa kalkıyor.

Citroen: C4 Cactus’ün üretimine 2014’ün ortalarında başlanacak.

Fiat: 2016’ya kadar sekiz yeni Alfa Romeo ve altı Maserati modeli üretmeye başlayacak.

Ford: Yakın zamanda 25 yeni model duyuran firma, yeni modellerini önümüzdeki 5 yıl içerisinde Avrupa’da tanıtacak. Yeni S-Max’in 2014 yılında tanıtılması bekleniyor.

Honda: Avrupa’da tasarlanan Civic Tourer 2014 yılında resmen tanıtılacak.

Hyundai: 2017 yılına kadar Avrupa’da 22 yeni modelle çok çetin bir mücadele yürütmeyi planlıyor.

Infiniti: Markanın hedefi 2020’ye kadar beş yeni model sunmak. Mercedes GLA ile aynı platformdaki Q30’un üretimi 2015’te başlıyor.

Jaguar: İçlerinde F-Type ve ilk dokuz-ileri şanzımanlı Land Rover’ın yer aldığı sekiz yeni ve yenilenmiş modeli pazara sunmaya hazırlanıyor.

Lexus: Lexus’un ilk kompakt crossover’ı LF-NX’in en geç 2014 veya 2015’te üretilmesi bekleniyor.

Mercedes-Benz: Firma 2020 yılına kadar 13 yeni model sunmayı planlıyor. GLA modeli 2014 baharda Avrupa’da satışa sunulacak.

Opel: 2016 yılına kadar 23 yeni model ve 13 yeni motorla hızlı bir atak yapmaya hazırlanıyor. Markanın lokomotif modeli yeni Astra’nın üretimi en geç 2015’te başlayacak.

Peugeot: EMP2 platformunda geliştirilen yeni 308 pazara sunulacak.

Porsche: Küçük SUV Macan’ı 2014’te pazara sunmaya hazırlananıyor.

Renault: Escape ve Twingo modellerini 2014 yılında tanıtacak.

Volkswagen: 2014’e kadar 14 elektrikli aracın üretimine başlayacak.

Tavuk üretimi canlı yayında

30 Aralık 2013 / ALPAY SEVİM
Keskinoğlu Grubu, kuş gribi döneminde gerçekleştirdiği bilinçlendirme çalışmalarından sonra tavuk üretimi konusunda halkı doğru bilgilendirmek için bir sosyal sorumluluk projesine imza attı.

Proje kapsamında kurulan Keskinoğlu İnternet TV’de piliçlerin yetiştirilmesinin her aşaması online olarak izlenebiliyor. keskinoglu.tv’nin ilk 15 günlük ziyaretçi sayısı 5 bini geçerken, sayfanın görüntülenme sayısı 10 bini aştı. Proje, Keskinoğlu’nun Facebook sayfasında da duyuruldu. Ardından fan sayısı 10 gün içinde 68 binden  82 binlerin üzerine çıktı.

Broiler (etlik piliç) kümeslerine yerleştirilen kameralarla, piliçlerin nasıl bir ortamda yetiştiğini canlı yayında takip etmek mümkün. TV yayını için özel olarak kurulan kümeste gerçek üretim şartları oluşturuldu. İnternet TV’nin iPhone ve Android uygulamarı da hazırlandı.

Projenin ikinci aşamasında Keskinoğlu, İstanbul’daki 2000’i aşkın pediatrist ve beslenme uzmanını tesislerinde ağırlayacak. İstanbul’da başlayan pilot çalışma için öncelikle, 2 ay süren bir algı araştırması gerçekleştirildi ve hem doktorların piliç eti tüketimleri hem de hastalarına tavsiyeleri konusunda bilgi alındı. Araştırmanın ilk haftasında 100’e yakın doktor Keskinoğlu’nun tesislerini gezmek istediğini belirtti. Tesisleri gezecek doktorlar, üretimle ilgili tüm bilgileri uzmanlarından alabilecek. Üçüncü aşamada ise, internet üzerinden başvuran tüketiciler Keskinoğlu’nun Akhisar’daki tesislerine davet edilecek. Projeyle, 35 milyon internet kullanıcısının yüzde 30’una ulaşılması ve 4 bin kişinin tesislerde ağırlanması hedefleniyor.

Ekonomide makas değiştirme zamanı

 Prof.Dr. Seyfettin Gürsel

Prof.Dr. Seyfettin Gürsel
13 Ocak 2014 / ALPAY SEVİM
2013, ülkemizde önemli toplumsal gelişmelere, dünyada ise ekonomik değişimlere sahne oldu. Küresel hareketliliklere uyum sağlayıp ekonomik kalkınmayı sürdürmemiz gerekirken bir de siyasi istikrarsızlık işimizi iyice zorlaştırıyor.

 

2013; savaşlar, siyasi krizler, sosyal tepkiler ve dünya ekonomisindeki büyük değişimlerin yaşandığı tansiyonu yüksek bir yıl oldu. Gezi olayları ve 17 Aralık’ta başlayan yolsuzluk operasyonları sonrası Türkiye tarihinde ilk kez bir seçime bu kadar odaklandı. Ülkede yaşanan yargı, siyaset, meşruiyet ve hukuk krizinin en azından seçimlere kadar aşılması zor görünüyor. Buna paralel olarak hükümet, dünya ekonomisinde yaşanan köklü değişimleri ıskalayıp yolsuzluğu örtmek amacıyla, 5 yıl önce ekonomik kalkınmanın ana kaynağı olarak belirlediği yabancı sermayeyi bugün başdüşman ilan ediyor. Asıl konuşulması gereken ekonomik konular, bugün haber bültenlerinde ve vatandaşın gündeminde değil. Ekonomide yaşananları ülkemizde bu konuda sözüne en itibar edilen isimlerden biri olan Radikal Gazetesi yazarı ve Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Seyfettin Gürsel ile konuştuk.

-2013’te yaşanan Gezi protestoları ekonomiyi nasıl etkiledi?

Gezi, bana göre fazla büyütüldü. Gezi’nin etkileri orta vadede toplumsal olarak ortaya çıkacak ama ekonomiye etkisi çok sınırlı kaldı. Amerikan Merkez Bankası (FED) sıcak parayı kısacağını açıklamıştı. Bu açıklama zaten kuru yükseltip borsaların düşmesine sebep oluyordu ki Gezi olayları başladı. İktidarın faiz lobisi söylemi o kadar güçlü dillendirildi ki FED’in sıcak parayı kısmasının etkisini unutturup bütün olumsuzlukları Gezi’ye bağladı. Halbuki Gezi sürecinde yaşanan ekonomik değişimler sadece bize özgü değildi. Gelişmekte olan tüm ülkelerde benzer sonuçlar yaşandı. Cari açığımız yüksek olduğu için biz daha fazla etkilendik. Gezi’nin ekonomik etkisi bence sıfıra yakın. İktidarın faiz lobisi söyleminin altının boş olduğu SPK’nın yaptığı araştırma sonucunda ortaya çıktı.

-17 Aralık’ta başlayan yolsuzluk soruşturması peki?

17 Aralık’taki ekonomik değişim büyük ölçüde iç kaynaklı. Bu nedenle etkisi daha fazla oldu. FED’in kararları ve diğer dış etkenler zaten belliydi ama yolsuzluk operasyonu siyasal belirsizliği artırdığı için ekonomiye etkisi daha büyük oldu. Özellikle Batılı yatırımcılar Türkiye’de siyasal istikrarın geleceğini sorgulamaya başladı. Kısa vadeli etkisi dövizde yükseliş ve portföy yatırımları üzerine oldu ama bunun orta ve uzun vadeli etkilerini de düşünmek gerekiyor.

-Başlıca kısa vadeli etkiler neler olabilir?

TL yüzde 10 değersiz hâle geldi ama asıl soru bu kur kalıcı olacak mı? Kalıcı olmamalı. Bence kur  biraz geriye gider ama doların 2 liranın altına inmesini beklemek anlamsız. Benim 2014 tahminim doların ortalama 2,10 TL civarında olacağı yönünde. Biraz düşse de kur şokunun kalıcı tortusu olacaktır. Bu da özel firmaların net döviz borçlusu olmaları nedeniyle bir bilanço etkisi oluşturacak. Döviz borçlusu şirketlerin bilançolarının pasif kısmı yükseldi. Kârlar düştü hatta zarar bile edenler vardır. Bu durum doğrudan yatırımları olumsuz etkiler. Bu nedenle 2014’te yatırımlar azalacak ve büyüme daha düşük olacak.

-Yükselen kurun enflasyon etkisi olmaz mı?

Kur 2,10’a düşse bile enflasyonist etkisi var. Bu büyük bir sorun. Çünkü geçen yıl Merkez Bankası enflasyon hedeflerini tutturamadı. Enflasyon, yılın başında yüzde 5 bekleniyordu. Daha sonra 6,8’e revize edildi ama gerçekleşen yüzde 7,4 oldu. Merkez Bankası’nın bir inandırıcılık sorunu oluştu. Mektup yazıp bunu gerekli kurumlara anlatmak zorunda. Bu yıl bir şekilde enflasyonu düşürmesi lazım. Aksi takdirde enflasyon beklentilerinde bozulma olur ve bu enflasyon katılaşmasıdır. Enflasyon katılaştıktan sonra düşürmenin maliyeti daha yüksek olur. Daha yüksek faiz gerektirir, iç talepte daha büyük baskı gerektirir. Bu nedenle Merkez Bankası para politikasını bir miktar daha sıkılaştırmak zorunda kalacak.

-Yatırımlar ve büyüme nasıl etkilenir?

Sıkılaşan para politikası, büyümeyi, yatırımı, dayanıklı tüketim malları talebini baskıladığı için olumsuz etkiler. Zaten olumsuz olan bu tablonun üzerine siyasal belirsizlik ve istikrar endişesi eklenince doğrudan sermaye yatırımlarını ürkütürsünüz. Tüm değişkenleri bir araya getirdiğinizde şu sonuç çıkıyor. Bu yıl orta vadeli program, yatırımlarda yüzde 5’in üzerinde bir artış öngörüyordu. Geçen yıl hafif düşüş vardı. Bu yıl toparlanma bekleniyordu ve 2014 için hedeflenen yüzde 4 büyümenin ana kaynağı yatırımlar olarak görülüyordu. Yatırımlardaki ve tüketim talebindeki düşüş büyümeyi azaltır.

-Böyle olumsuz bir tablo seçimlere nasıl yansır?

Tam seçim arifesinde büyümenin yüzde 2 civarına düşmesi 30 Mart’ı daha da önemli hâle getiriyor. Siyasi belirsizlik ve düşük büyüme ile iktidar partisinin oyları ne olacak? Buna bağlı olarak Başbakan’ın başkanlık sistemi planları belirsizliği artırıyor. Bence bu planlarını değiştirmek zorunda kalabilir. Yolsuzluk skandalının miktarından emin olamasam da AK Parti’nin oylarını olumsuz etkileyeceğini düşünüyorum. Yüzde 40’a bile düşmesi olumlu bir uyarıdır. Böyle bir durumda ekonomik programın değişmesi gerekiyor. Ama planların ne yönde değişeceğini bilmiyoruz. Bu belirsizlik 2014’ün kayıp bir yıl olmasına neden olabilir.

-Peki ya işsizlik?

Düşük büyüme senaryosu gerçekleşecek olursa bu işsizliğe de yansıyacak. 2012’ye göre 2013’te işsizlik oranı 1 puan yukarıda. Yüzde 4 büyüme istihdama yetmiyor. Büyüme düşerse işsizlik daha hızlı artacak. Bu durum başkanlık seçimleri ve genel seçimlerde AK Parti’ye daha kötü etkiler yapabilir. AK Parti böyle bir ihtimale nasıl hazırlanıyor derseniz bu soruya benim cevabım yok.

-Ekonominin ihtiyacı olan çok önemli yapısal reformlar vardı. Reform süreci yavaş mı işliyor?

Sayın Ali Babacan’ın da bulunduğu bazı toplantılarda dile getirdiğim üzere başkanlık sistemi konusundaki ısrar yüzünden yapısal ve ekonomik reformlar ertelendi. En son kıdem tazminatı reformu rafa kalktı. Vergi sisteminde kaçağı ve adaletsizliği engelleyeceğiz diyorlardı, yapamadılar. Tüm bu hayati reformlar seçim sonrasına ertelendi. Bence açıkça söylenmese bile hesapları 2015-2019 arasında bunları yapmaktı. “Seçimsiz bir 4 yıl var. Erdoğan başkan olacak. Sonra genel seçimlerde yine referandumdaki gibi yüksek bir oy alırsak içinde başkanlık sistemi olan yeni bir anayasa yaparız. Bunu Meclis’ten geçirir, sonrasında bu reformları yaparız.” diye bir planları olduğunu tahmin ediyordum. Ama bugüne baktığımızda bu siyasi belirsizlik içerisinde bu reformların yapılması son derece kuşkulu.

-Büyüme devam eder mi?

Son iki yıllık büyümemizi analiz ettiğimizde Türkiye’nin orta gelir tuzağının eşiğinde olduğunu görürsünüz. Büyümeyi arz yönünden analiz ettiğinizde verimlilik artışının olmadığını görürsünüz. Bugüne kadar ekonomimiz tamamen yatırım ve istihdam artışına bağlı büyüdü ama bunun da sonuna geldik. Özellikle hizmet sektöründe yaşanan bu büyümede verimlilik negatif oldu. Ekonominin bütün hesapları 2014’te hedeflenen yüzde 4-5 büyüme üzerine kurulu. Bu büyüme bile bazı ekonomistlerce yetersiz görünse de bence buna bile ulaşmamız çok zor. Hedefi tutturabilmemiz için siyasal istikrarın yanında ciddi ekonomik yapısal reformlar gerekiyordu. Şu anda yapısal reformlarda hiçbir gelişme olmadığı gibi siyasal istikrar da geriledi.

-Peki bundan sonra ne olacak?

AK Parti’ye siyasette, barış sürecinde, yeni anayasada ve dış politikada yeni bir vizyon lazım. Başkanlık sisteminden vazgeçecek mi belirlenmesi gerekiyor. Başkanlık sisteminde 2 senaryo var. Mevcut yetkilerle cumhurbaşkanı ve güçlü bir başbakan olacak. Parlamenter sistemle devam edeceğiz. Reformları yapacağız. Bu bana göre iyi bir senaryo. Diğer alternatifte 3 dönem sorunu çıkıyor. Başbakan 3 döneme o kadar angaje oldu ve kişisel prestijini öylesine ortaya koydu ki geri dönmesi artık çok zor.

-Bu tablo yurtdışından nasıl görünüyor?

Bu tabloyu gören yabancılar Türkiye nereye gidiyor diye sorguluyor. Dünyada para bol değil. Borç ve kredi ekonomisi devam etmeyecek. Bizim verimlilik esaslı bir büyüme modeline geçip ihracata ağırlık vermemiz gerekiyor. Böyle bir model ortada yok. Hatta nasıl makas değiştireceğimiz ve adapte olacağımıza dair bir plan da yok. Sadece kâğıt üzerinde orta vadeli program ve 5 yıllık plan var. Bana göre bu planlar da bugün itibariyle çöpe gitti.

-Hükümet bunun farkında değil mi?

Bence Sayın Ali Babacan, Merkez Bankası ve ekonomi bürokrasisi bunların farkında ama sözlerini dinletemiyorlar. Çünkü Başbakan başka şeylere inanıyor. Tek adamlık sendromu gerçekleri görmeyi, sorunları doğru teşhis etmeyi ve buna uygun politik reçeteler hazırlamayı imkânsız kılıyor. Bütün bu ekonomik değişimleri faiz lobisi, komplo, ülkemizin büyümesini istemeyen dış güçler diye açıklarsanız buna karşı alacağınız tedbirler asıl derde derman olmaz. Velev ki uluslararası güçler bize komplo kurdu ve bizim hızlı büyümemizi istemiyorlar. Biz büyümek istiyorsak öncelikle yapısal problemleri halletmeliyiz. Bu problemler çözülmedikçe komplo olmasa da büyümemiz zor. Biz şimdiki büyümeyi bile arar hâle gelebiliriz. Buna karşı stratejiniz ne? Komployu nasıl bozacağız? Yaptığımız işler komployu bozmak üzerine mi? Ben şu anda, son 10 yılda hiç olmadığı kadar kısa ve orta vadenin belirsiz olduğu kanaatindeyim.

-Sıcak paranın azaldığı, ülkemizden çıkışların yaşandığı ortamda ne yapmamız lazım?

Hep konuşulan portföy çıkışları aslında ülkemizdeki yabancı yatırımların çok az bir kısmı. Asıl önemli ve büyük olan meblağ banka kredilerinde. Bankacılık sistemimiz sağlam olduğu için orada herhangi bir sorun yok. Bankalarımız hâlâ kolaylıkla borç bulabiliyor. Doğrudan yabancı sermaye büyük önem kazandı. Biz banka kredilerini döndürürken daha fazla yabancı sermaye çekmemiz gerekiyor. Bunun için ihtiyacımız olan en önemli şey artık oturmuş demokrasi ve hukuk devleti olmamız. Yolsuzluk, özellikle doğrudan yabancı sermaye için en önemli sorun. Bir ülkede keyfilik, yolsuzluk ne kadar yaygınsa ve hukuk devletinden ne kadar uzaklaşılırsa yabancılar o ülkeden ürkerler. O yolsuzluk çarkının içine girmek istemezler. Demokratik adımlar atar,  AB müzakerelerini ilerletir, dış politik belirsizlikleri ve sorunları çözer, ekonomik reformları yapar, canlı ve hızlı büyüyen bir ekonomi oluşturursanız, daha hızlı yabancı sermaye çekersiniz. Bütün bunları ivedilikle yapması gereken hükümet 2011’den bu yana neye odaklandı? Başkanlık sistemine… Şimdi bunun faturasını ödemeye başlıyoruz. Şu anda bir yol ayrımındayız ama hâlâ toparlanabiliriz. Bir an önce başkanlık ısrarından vazgeçip parlamenter sistemi ve hukuk devletini güçlendirerek yeni anayasayı yapmak bizi tekrar olumlu bir tabloya götürür.

-Yeni anayasa yapılacağını düşünüyor musunuz?

Ben zaten 4 partinin konsensüsle anayasa yapmasına başından beri inanmıyordum. AK Parti bunun olmayacağını gösterip sonra biz kendi anayasamızı yaparız stratejisindeydi diye düşünüyorum. Bugün nereden bakarsanız bakın yeni anayasa iki büyük partinin uzlaşması ile mümkün görünüyor. Bunun için CHP’de olumlu gelişmeler de var. Ulusalcı, Kemalist kanat zayıflamaya başladı. Bence AK Parti anayasa konusunda yeni bir strateji geliştirecekse bu yönde gitmeli. CHP ile işbirliği içinde yeni anayasayı, temel reformları, seçim sistemi ve siyasal partiler yasasını düzenlemeli. Diğer taraftan da ekonomiye odaklanması gerekir. Başkanlık ile tek başıma bu ülkeyi biçimlendireceğim ısrarından vazgeçilmeli. Tabii ki iktidar partisi olarak ülkeyi siz yöneteceksiniz ama bu ülke yeniden kuruluyor. Yeniden kurulan cumhuriyette tek başınıza çözemeyeceğiniz problemlerin ve temel konuların üstesinden, geniş bir alanda tuttuğunuz ittifaklarla gelebilirsiniz. Sonrasında ekonomik reformları kendi bildiğiniz gibi devam ettirebilirsiniz ama genel toplumsal konularda uzlaşma aramanız gerekiyor.

-30 Mart’ta nasıl bir sonuç bekliyorsunuz?

Ben oy oranının düşmesini beklemekle beraber çok büyük bir düşüş olacağını da sanmıyorum. Yüzde 40’larda bir oy oranı yeterlidir. Bundan daha düşük bir oy oranı istikrarsız bir çoğunluk anlamına geliyor. O zaman meşruiyet sorunu ortaya çıkıyor. Bu tartışmaların olmaması için yüzde 42-43 oy alması gerekiyor. Bunu alabilir ancak bunu yolsuzlukların üstünü örtmeye çalışarak, başkanlık sisteminde ısrar ederek yapamaz. Yüzde 47 civarı bir oy alması kötü bir sonuç olur. Biz bu şekilde devam edelim bir problem yok algısı oluşturabilir. Bu anlamda 30 Mart seçimleri çok önemli hâle geldi. Yoksa bir yerel seçim bu kadar önemli hâle gelmezdi. Yüzde 50 ile ben her şeyi yaparım iddiası insanlarda bu beklentiyi oluşturdu. Yüzde 50 olmasın, artık Başbakan bu tavrından vazgeçsin diye düşünenlerin sayısı arttı.

2014 çok daha zor geçecek

6 Ocak 2014 / ALPAY SEVİM

2013 yılı döviz kurlarında iki büyük yükseliş ve mali piyasalarda çalkantılarla geçti. En önemli gündemimiz olması gereken ekonomide 2014 yılında Türkiye ve dünyayı neler bekliyor?

2013 yılı Türkiye için her anlamda çok hareketli geçti. Mahallî seçimlere ön hazırlıklar, Gezi protestoları, faiz lobisi dedikoduları, büyük şirketlere uygulanan vergi cezaları ve son olarak yolsuzluk soruşturması ağırlıklı gündem konularıydı. Bu gelişmelerin ekonomik yansımaları da oldu. Dünyadaki ekonomik gelişim ve değişimler ile Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) para politikaları, gelişmekte olan ülkelerin borsaları, para birimleri ve piyasalarını derinden etkiledi. Tüm bu yaşananları ve 2014 beklentilerini Zaman Gazetesi Ekonomi Editörü ve yazarı Turhan Bozkurt ile konuştuk.

-2013 yılı Türkiye ve dünya için ekonomik açıdan beklendiği gibi geçti mi?

2012’den bakıldığında 2013, beklentilerin kuvvetli olduğu bir yıldı. Amerika’daki hızlı büyüme genel olarak olumlu olsa da İngiltere, Fransa ve Almanya gibi Avrupa’nın lokomotif ülkelerindeki kıpırdanma tüm avro bölgesini toparlamaya yetmedi. Böyle olunca Çin gibi ekonomisi ihracata dayalı ülkeler beklenenden daha az büyüdü. Çin’de büyümenin bir puan düşük olması 150 milyar dolara yakın bir rakama denk geliyor. Bu bizim bütün ihracatımızdan daha fazla. Hindistan, yüzde 9-10 arası büyüyen bir ekonomiyken son yıllarda bu durgunluk sebebiyle yüzde 8’in altında bir performans sergiliyor. Küresel talep, tüketim ve yatırım harcamalarındaki iştahsızlık Türkiye gibi ihracata dayalı büyümeye çalışan ülkeleri sarsıyor. Türkiye İhracatçılar Meclisini’nin (TİM) açıkladığı 2013 ihracat rakamlarına göre yılı 12 milyon dolar artışla kapattık ki bu çok düşük bir rakam. Kur artışı dolayısıyla bir kârlılık var ama sattığımız ürün miktarını artıramadık. Bu başka yapısal problemlerin de göstergesi. Mayıs sonunda başlayan Gezi protestolarında izlenen sert ve ötekileştirici politika mayıs başlarında FED’in açıklamaları ile başlayan sermaye çıkışını daha da hızlandırdı. FED, 2008 krizinden bu yana piyasaları desteklemek için aylık 85 milyar dolar tahvil alımı yapıyordu. Bankaların ve yatırımcıların elindeki Amerikan kâğıtlarını nakit para ile değiştiriyordu. Mayıs ayında FED bu alımları 2013’ün son çeyreğinde azaltabileceğinin sinyallerini verdi. Bu açıklamadan sonra tüm gelişmekte olan piyasalarda ve Türkiye borsasında kısmi düşüşler, bono ve tahvil piyasasından çıkışlar başladı. Gezi süreci güveni azalttığı için çıkışı biraz daha hızlandırdı.

-Türkiye’de borsadan, tahvil ve bonodan çıkan para nereye gidiyor?

Çıkan paranın gittiği ana mecra Amerika oldu. Amerika’da büyüme beklentilerden yüksek, yüzde 2’nin biraz üzerinde. Amerikan ve Alman borsasında yüzde 30 yükseliş var. Emlak endeksi yükseliyor, risk primleri düşüyor, istihdam verileri iyi. 2008’de başlayan resesyonun etkileri hızla azalıyor. Bugüne kadar dünya doğalgaz pazarına etkisi olmayan Amerika, kaya gazı sayesinde enerjide hızla söz sahibi oluyor ve enerji maliyetlerinde inanılmaz düşüşler yaşıyor. Ürettiği kaya gazını şu an için sadece tsunami sonrası nükleer santralleri kapanan müttefiki Japonya’ya ihraç ediyor. Üretim arttıkça hem kendi ihtiyacını karşılayacak hem de dünyaya ihracat yaparak doğalgaz fiyatlarını aşağı çekecek. 10 yıl sonra doğalgazın kaya gazı ile rekabet edemeyeceğini söyleyen uzmanlar dahi var. Amerikan ekonomisinin bu pozitif görünen durumu dünyadan yatırım çekmeye başladı. Örneğin Avrupa’daki çok enerji tüketen fabrikalar ucuz enerji sebebiyle Kuzey Amerika’ya taşınmaya başladı. Kaya gazı, Amerika’yı tekrar dünyanın gözde ekonomilerinden biri hâline getirdi. Böyle olunca uzun vadede Amerikan şirketlerinin daha kârlı olacağı beklentisi sıcak paranın oraya doğru akmasına sebep oluyor. Çıktıkları nokta Amerika olan büyük fonlar bizim gibi gelişmekte olan ve riskler barındıran ülkelerden ana vatana dönüyor.

-Gelişmekte olan ülkelerin ve Türkiye’nin riskleri neler?

Öncelikle 50 milyar dolara varan cari açık en büyük riskimiz. Bütçe açığı 30 milyar TL civarında, tasarrufun millî gelire oranı yüzde 12, yani diplerde. İhracatımız artmamış. 100 milyar dolara yakın dış ticaret açığımız var. 150 milyar dolarlık bir ithalat yapabilmek için 250 milyar dolarlık mal ve hizmet satın almışız. Bu sürdürülebilir bir kalkınma modeli değil. Türkiye, cari açığını finanse eden fonların çıkışları ve yeni girenlerin azalması sebebiyle kaynak sıkıntısı yaşamaya başladı. Değirmene dışarıdan gelen su azalıyor. Değirmeni içeriden besleyen ilave kaynaklar üretemiyoruz. Elimizde olan en önemli kozumuz Merkez Bankası rezervleri. Bunların miktarı da kamuoyuna Başbakan tarafından brüt olarak açıklanıyor. Brütte 133 milyar dolar olan rezerv, içerisindeki zorunlu karşılıklar çıkarıldığında 45 milyar dolara düşüyor. İktisatçılar net döviz rezervinin bir ülkenin 4 aylık ithalatını karşılaması gerektiğini söyler. Aylık 20 milyar dolar ithalatımızı sadece iki ay karşılayacak dövizimiz var. Döviz çıkışı olduğunda bu rezervler kullanılıyor. Giriş azaldığında ve çıkış başladığında mevcut cari açık, bütçe açığı ve tasarruf oranıyla dayanabilmemiz mümkün görünmüyor. 2013’te Çin borsası yüzde 10, Hindistan ve Brezilya borsaları yüzde 20 düştü. Rupi dolar karşısında yüzde 30 değer kaybetti. Tüm dünyada dolar ve avro yerel para birimlerine göre değer kazandı. Bu olumsuz tablo sadece ülkemizde değil, tüm gelişmekte olan ülkelerde var fakat onların cari ve bütçe açıkları bizimki gibi büyük değil. Bugüne kadar açıklarımız sıcak para ve kredi ile finanse oluyordu ama artık bolluk dönemi geride kaldı. Zaten ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan doların kıt olacağı bir döneme gireceğimizi belirtirken, TİM Başkanı Mehmet Büyükekşi de ‘Bolluk dönemi bitti, önümüzdeki dönem zor, yeni bir ekonomik program ve yeni bir bakış açısına ihtiyacımız var’ diyor. Devletimiz de bunun farkında ve uyarılarını yaptı.

-Etkili oldu mu uyarılar?

Çin gibi ülkelerin yavaşlaması dünya emtia fiyatlarını düşürdü. Altın fiyatları taban yaptı, petrol fiyatını yüksek tutmak için Güney Sudan, Mısır, Suriye, Libya ve Irak gibi ülkelerdeki krizler derinleştirilmeye çalışılıyor, yoksa petrol fiyatları da 80 dolar seviyelerine gerileyebilir. Hâl böyle olunca emtiaya dayalı Rusya, Brezilya ve Güney Afrika gibi ekonomilerin ihracat gelirleri düşüyor. Sıcak para girişi azalan, ihracat geliri düşen ve katma değerli üretim yapamayan, tüketerek büyüyen ekonomi olma alışkanlığı ile ihracatımız 150 milyar dolara çakıldı kaldı. Daha ileriye gitmekte zorlanıyoruz.

-Neden zorlanıyoruz?

100 birim ihracatımızın sadece 3 birimi yüksek katma değerli ürünlerden oluşuyor. Dışarıdan gelen yatırımlar da sanayi ve üretim yatırımı değil, portföy yatırımı olarak geliyor. Ülkemizde 140 milyar dolarlık dış yatırımın 50 milyarı borsada, 70 milyarı bono ve tahvil piyasasında, 20 milyar doları ise mevduatta. Bu sermayeyi ürkütecek ve ülkeden çıkışına sebep olacak tavır, eylem ve kararlardan uzak durmamız gerekiyor. Zaten dünyada bu sermayenin gitmesi için çok anlamlı ekonomik gerekçeler ve güvenli limanlar var. Gelişmiş ülke piyasaları iyi kazançlar ve yüksek beklentiler vadediyor. Beklentiyi satın alıp gerçekleştiğinde satan bu sistemi ürkütmememiz gerekiyor. Gezi olaylarında çok adı geçen “faiz lobisi” gerçekte yok. Gezi iddianamesinde de adı geçmiyor. Altı aydır yapılan incelemelerde manipülasyona ve spekülatif bir işleme rastlanmadı. Yatırımcıların alım satım kararları serbest piyasa koşullarında ve kanunlar çerçevesinde olmuş. Bir suç dahi yokken yabancı yatırımcıyı dışlayıcı açıklamalar yapmak ülkemizin menfaatine değil.

-2014 yılı tahmin ve beklentileri nasıl, ümitvar mı?

2014’te sağduyulu, serinkanlı ve barışçı olmamız her zamankinden daha menfaatimize olur. Cari açık, bütçe açığı ve düşük tasarruf gibi problemlere ek olarak yabancı sermaye girişinin azaltılması, çıkışının tetiklenmesi, keyfî ve siyasî incelemeler ile yerli yatırımcıların bile ürkütülmesi yapılabilecek en büyük yanlışlar olur. Mart sonu seçimin olduğu ve erken seçimlerin konuşulduğu bir ülke zaten birçok yeni riske gebedir. Yatırımın ve üretimin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan keyfî ve amatörce uygulamalar yarar sağlamaz. Eleştirileri dikkate almalı, faiz lobisi, dış mihrak gibi boş argümanlarla yatırımcıyı kaçırmamalıyız. Komünist bir parti idaresinde Çin yılda 70 milyar dolar yabancı yatırım çekerken biz yerimizde sayarsak büyük fırsatları kaçırır ve 2023 hedeflerimizin çok gerisinde kalırız.

-Ekonomi yönetiminin alacağı pozisyon nasıl olmalı?

2014 dengelerin değiştiği, eski ekonomik modellerin işe yaramayacağı ve tüm dünyada istikrarsızlığın biraz daha tırmanacağı bir yıl olabilir. Bu esnada serinkanlı ve ekonomi odaklı bir siyasi ve bürokratik yapı ile daha kârlı oluruz. Türkiye’de bu siyasi ve bürokratik altyapı fazlasıyla var. Sayın Ali Babacan ve diğer ekonomi bürokrasimiz dünyaya örnek olacak çalışmaları yıllardır yapıyor ve tekrar yapabilir. Bunun için güçlü bir irade ortaya koymalı, ortak paydaları güçlendirmeli, ötekileştirmekten vazgeçip birleştirici bir üslupla içte ve dışta kucaklaşmalıyız. Yüzde 7 büyüyen Çin’in borsası yüzde 10 düşüyorken, Brezilya gibi bizden çok daha iyi durumdaki ülkeler büyük kayıplar yaşıyorken bizim hiç kayıp vermeyeceğimizi düşünmek aşırı iyimserlik olur.

-Son dönemde ülkemizde üretime gelen yabancı yatırımlar var mı?

Son dönemde genellikle kaçırdığımız yatırımları konuşuyoruz. Alman Volkswagen’in 2 bin kişiye istihdam sağlayacak 1 milyar avroluk yatırımını Polonya’ya kaptırdık. Katarlılar, Afşin Elbistan kömür sahasında birçok yatırım vaadiyle geldiler ama çekildiler. Üçüncü havalimanı mayısta ihale edildi ama hâlâ bir ilerleme yok. Çılgın proje dedik ama hiçbir gelişme göremedik. Bu çalkantılı ve negatif giden son dönemde Azeri petrol şirketi Socar, İzmir Aliağa’ya rafineri yapma kararı aldı. 6-7 milyar doları bulan peyderpey yapılacak bu yatırım Azerilerin samimiyeti ve bize olan güveninin de önemli bir göstergesi.

-Yabancı yatırımcı yeni bir ülkeye giderken nelere dikkat ediyor?

Dikkat edilecek çok faktör var. Öncelik büyüme ve enflasyondan ziyade şeffaflıkta. Kamu ve vergi reformu ile şeffaflık da etkili. Enflasyon çift haneliyken bile ülkemize çok yatırım geldi. Bunlar o dönem yapılan kamu ve AB reformlarının, demokratikleşme adımlarımızın faydalarıydı. Bugün, AB bakanımızın AB’ye çok ağır hakaretler ettiği, Başbakan’ın “Bizi Şangay İşbirliği’ne alın” dediği, komşularımızla bol sorunlarımızın olduğu ve dünyada gitgide itibarımızın düştüğü bir ortamda yabancı yatırımcının ilgisi de azalıyor. Rüşvet ve yolsuzluk güveni zedeliyor. Yatırımcı rüşvet istenmesinden ve işlerinin zorlaştırılmasından endişe ediyor. Rüşvet hazineden çıkmasa bile hazineye, ülkeye zarar veriyor.

-Kriz ortamında ekonomik dengeler korunabilir mi?

Günübirlik tartışmalar ve siyasi krizler olsa da hiçbir devlet sürekli krizle yaşamaz. Devlet geleneği, sivil toplum, akil insanlar devreye girip krizleri çözerler. Ancak krize rağmen ev ödevlerini yapmazsanız sınıfı geçemezsiniz. Türkiye 16. büyük ekonomiydi ve 18. sıraya geriledi. Bu gidişle 2023’te hedeflediğimiz 10. sıra ve 500 milyar dolar ihracat sadece hayal olur. Hatta hızla toparlanmazsak ilk 20’de kalmamız bile zor. Şu anda ÖTV zamlarıyla bütçe açığını kapatmaya çalışırken büyümeyi değil enflasyonu artırıyoruz. Bu yüzden Gezi de, yolsuzluk ve rüşvet operasyonu da, dünyadaki değişimler de o günlerdeki kurlara ve borsalara etki eder ama kısa, orta ve uzun vadede ülke ekonomisinin problemi bu değildir. Hukuk işliyorsa, mahkemeler çalışıyorsa, şeffaflık varsa, adalet suçluyu cezalandırabiliyor ve herkes işini yapıyorsa bu tip toplumsal olayların etkileri çok sınırlı olur hatta o ülkeye güven artar. Amerika’da 2001 yılında Enron skandalı oldu. Dünyanın en büyük enerji şirketi muhasebe hileleriyle zararını gizledi. Hiç kimse Enron bizim en değerli şirketimiz, biz bunu örtbas edelim demedi. Herkes yargılandı, ceza aldı. Böyle durumlarda genelleme yapmadan, masumiyet karinesine dikkat ederek yargı ve adalet işini yapmalı. İşler böyle yürüse ürken sermaye daha çok parayla ülkemize gelecektir. ‘Değerli yalnızlık bize yeter, büyük Türkiye kendi kaynaklarıyla kurulacak’ gibi çocukça söylemler bu toplumda karşılık bulmamalı. Bunlar İttihatçıların hayalleriydi. Üzerinden 100 yıl geçti ve koca bir cihan devletini çökertmekten başka bir işe yaramadı. 3-5 maceraperest paşanın birçok milleti ne hâle soktuğunu görüyoruz.

-2014’te ne gibi riskler var, nasıl tedbirler almalıyız?

Türkiye’nin yoluna dünya ile beraber devam etmesi gerekiyor. Gelişmiş, demokratik, müreffeh ülkelerle aynı kulüpte yer alarak gelişmesini hızlandırabilir. Bizim menfaatlerimiz, bizim değerlerimiz ve duruşumuzla dünya barışı, huzuru ve refahına katkı sağlayacağız. Reaksiyoner tavır ve politikalarla bir yere gidemediğimizi görüyoruz. Bizim akl-ı selime, kalb-i selime ve ferasete ihtiyacımız var. Bu vasıflar yöneticilerimizde, insanımızda ve kültürümüzde ziyadesiyle var. 2014’te işletmelerimizi kur riski, faiz riski ve birçok belirsizlikler bekliyor. Ülke olarak şu anda yapmamız gereken omuz omuza verip yeni bir kalkınma hamlesi ile güzel bir ekonomik gelecek inşa etmeye çalışmak. Rakiplerimizin hızla güçlendiği, sadece rasyonel argümanların geçerli olduğu, asıp kesmenin bir işe yaramadığı günümüzde ekonomisi güçsüz olan devletler ciddiye alınmıyor.